ADIM ADIM PSİKOLOJİ BİLİMİ(3)

ADIM ADIM PSİKOLOJİ BİLİMİ4)/ Yeni Psikolojinin Felsefi Temelleri

ADIM ADIM PSİKOLOJİ BİLİMİ(3)

Yeni Psikolojinin Felsefi Temelleri

Psikoloji tarihini bilmek hala yeni bir bilim sayılan psikolojinin temellerini anlamamıza yadsınamaz bir katkı sağlıyor. İnsan zihnini ve davranışını anlama konusunda günümüz yaklaşımlarının hangi kökenlere dayandığını görmek, şimdiyi daha eleştirel bir gözle değerlendirmemize yardım edebilir. Bu yazıda, pozitivizm, materyalizm ve emprisizm akımlarından ve bunların psikolojideki güncel yaklaşımlarla nasıl bağlantısı olduğundan söz edeceğim.

Descartes 17. yüzyılda modern psikolojinin temellerini ortaya atan fikirler öne sürmüştür. Descartes’ın, bedeni makine olarak görüp incelemesi, ruh ve bedenin birbirini nasıl etkilediğiyle ilgili açıklamaları, insan zihninde bazı düşüncelerin doğuştan geldiği iddiası ve beynin hangi bölümlerinde düşüncenin gerçekleştiğiyle ilgili çıkarımları, kendinden sonra bir süre daha etkisini sürdürdü. Sonrasında gelen akımlar bilimin ve dolayısıyla psikoloji biliminin gelişmesinde etkili oldu. 1800’lü yıllarda Pozitivizm (Olguculuk) akımıyla, August Comte, bilimde doğa üstü kavramların yerinin olmadığını öne sürdü. Aynı zamanda öznel verilerle ulaşılan sonuçların güvenilir olmadığı, herhangi bir bilgiyi edinmek için bilimsel yöntemlere, yani gözleme gerek olduğunu savundu.

ADIM ADIM PSİKOLOJİ BİLİMİ(3)/ Yeni Psikolojinin Felsefi Temelleri

ADIM ADIM PSİKOLOJİ BİLİMİ(3) /Yeni Psikolojinin Felsefi Temelleri

Pozitivizm gibi, başka akımlar da felsefede metafiziğin bulunmaması gerektiğini iddia etti. Örneğin Materyalizmde (Maddecilik), evrenin yalnızca fiziki olarak madde ve enerjiyle açıklayabileceği düşünüldü. Aynı şekilde zihnin de fizik ve kimya ile araştırılması gerektiğine inanılmıştı. Bu yüzden materyalizm, zihninle alakalı olarak daha çok beynin anatomik yapısıyla ilgilenmiştir.

Bu iki akımla birlikte beyindeki süreçlerle ilgili daha çok düşünülmesinin yolu açılmış oldu, çünkü ikisi de daha önce soyut olan kavramları somut, gözlemlenebilir parçalar halinde araştırmayı öneriyordu.

Dercastes’ın düşününcenin oluşuymuyla ilgili yorumu yeniden düşünülmeye ve tartışılmaya başlandı. Bu dönemde psikoloji biliminin gelişmesine belki de büyük katkısı olan Emprisizm (Deneycilik) akımı doğdu. Empiristler düşüncelerin nerden geldiğiyle oldukça ilgiliydi. John Locke, Rasyonalizm’e ve Descartes’ın bazı düşüncelerin doğuştan geldiği fikrine şiddetle karşı çıktı. Aristoteles’in de inandığı gibi Locke, zihnimizdeki düşüncelerin deneyimlere dayandığını varsaydı. Ona göre aklımızda olan birçok düşünce küçük yaştaki deneyimler sonucu oluşuyordu. Doğuştan itibaren olduğu sanılan düşünceler aslında ne zaman öğrenildiği çocukluk sebebiyle hatırlanmayan düşüncelerdi. Duyularla deneyimlenmemiş bir şeyin insan bilincinde bulunması mümkün değildi. İnsan zihni Locke tarafından boş bir levhaya (tabula rasa) benzetilmiştir. Bu demek oluyor ki insanın zihni tamamen boş beyaz bir kağıt olarak dünyaya gelir ve tüm öğrendiklerini, yani bilgilerini deneyimleri belirler. Locke’a göre duyularımızda oluşmuş tüm bu izlenimlerin yansımaları insan zihninde bizim bildiğimiz anlamda düşünceyi oluşturuyor.

Locke, duyum ve algı konusuna da dikkat çekti. Duyum yalnızca çevreden alınan fiziksel uyaranları görmek, duymak, hissetmek ile olurken, bunların zihnimize yansıması algıdır. Nesnelerin birincil ve ikincil nitelikleri vardar. Birincil nitelikler biz algılasak da algılamasak da nesnenin varolan özelliğidir. Ancak ikincil özellikler algılanışıyla alakalıdır. Nesnelerin birincil ve ikincil nitelikleri de Locke’a göre duyum ve algı arasındaki farkı işaret etmektedir. Burada aynı zamanda subjektif değerlendirmenin de altını çizer. Uyaranların özelliği değişmese de, farklı kişilerde aynı algılanmayabileceğini, hatta aynı kişide bile farklı koşullar karşısında farklı algılanabileceğini söyler. Herkesin duyularının aynı olmayacağının farkındaydı. Locke, Descartes’ın aksine, duyum ve yansıtma prensibine dayanmayan her bilginin yanlış olduğunu savundu. Bu, Tanrı kavramını da kabul etmemeyi getirmişti, çünkü Tanrı duyularla algılanabilecek bir şey değildi.

Bunlara ek olarak Locke, fikirleri basit ve karmaşık tasarımlar olarak ayırır. Basit tasarımlar, duyum ve yansımadan ortaya çıkan, zihnin pasif kaldığı tasarımlardır ve analiz edilecek bir yanı yoktur. Karmaşık tasarımlarsa basit tasarımların bileşenidir. Bu sebeple analiz edilip daha basit parçalara ayrılabilirler. Bir insanın karmaşık tasarımları olması için once basit tasarımları olmalıdır. Çağrışım Teorisi bugün psikoloji biliminde öğrenme olarak bilinen sürecin ilk adlandırılışıdır.

Emprisizmde bir diğer önemli isim George Berkeley’dir. Berkeley gerçeği sadece algılarımız kadar olduğunu düşündü. Dış dünya deneyimimizi bizim algılarımızın belirlediğini söyledi ancak Locke’ın aksine birincil ve ikincil olarak ayırmadı. Çünkü algı olmasa niteliklerin de bir önemi kalmayacağını düşündü. Materyalist ve Determinist fikirlere karşı çıktı. Kendi algımız da öznel olduğu için dünyayı sadece algılayabildiğimiz şekilde bilebileceğimizi savundu. Emin olduğumuz tek gerçekliğin algımız olması ‘mentalizm’ olarak adlandırıldı. Tanrı konusuna açıklık getirmek için, gerçeğe ulaşmanın yolunun tanrıdan geçtiğini düşünmüştür.

Emprisizm burada baş rolü oynamakla birlikte pozitivizm ve materyalizmin katkılarıyla modern psikoloji tarihinin felsefi temelleri atılmış oldu.

Uzm. Psk. Yağmur Vardar

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on whatsapp
WhatsApp

Bir cevap yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment

Support Seven Courses!

Lorem ipsum dolor sit amet consectetur adipiscing elit dolor
donate

Recent posts

Featured articles